Alman Dışişleri Bakanlığı'nın sayfasına hoş geldiniz

Holokost Kurbanlarını Anma Günü

31.01.2020 - Makale

Alman Büyükelçisi Martin Erdmann 30 Ocak günü Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle Ankara Sinagogu’nda düzenlenen törene katıldı.

“Bugün (30.01.) Ankara Sinagogu’nda Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle düzenlenen anma etkinliğine katıldım. Almanya tarihi sorumluluğunun bilincindedir. Asla unutmayacağız!” #WeRemember


Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in 29 Ocak 2020 günü Berlin’de Alman Federal Parlamentosunda Nasyonal Sosyalizmin Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle düzenlenen anma etkinliğindeki konuşması.


„Ne sevinç gösterisi, ne de mutluluk! Kızıl Ordu’nu ilk askerleri kampın kapılarını açtıklarında, buna gücümüz kalmamıştı.” Sağ kurtulanlardan Giselle Cycowicz geçen hafta Kudüs’te anılarını bu şekilde dile getirdi.

“Bugün sağ kurtulanlardanız” diyor. “75 yıl önce, milyonların arkasından gitmeden önce, içlerinde son bir yaşam kırıntısı kalan ölüme mahkûm olanlardandık.

,Artık özgürsünüzʹ diyordu askerler bize: ,İstediğiniz yere gidebilirsiniz! ʹ

Biz, ailelerimizin son fertleri mi? Anne ve babasız, çocuksuz, kardeşsiz, vatansız, isimsiz, ümitsiz – biz nereye gidebilirdik ki?”

Kısa süre sonra Sovyet askeri Alexander Woronzov 27 Ocak 1945 öğleden sonrasında birinci Ukrayna cephesinden arkadaşlarıyla üzerinde sinik bir şekilde “Arbeit macht frei” (Çalışmak özgürleştirir) yazılı kapıdan girdiğinde kendi film kamerası vardı yanında. Auschwitz-Birkenau imha kampının kurtarılışından sonraki ilk görüntüleri olarak bildiklerimiz onun çektiği görüntülerdir. Kampta tutuklu olduklarını kanıtlayan dövmelerini göstermek için kameramana kollarını uzatan çocuklar, eşya gibi numaralanmış, insanlıktan çıkarma teşebbüsünün işaretlerini taşıyan kadersizler. Bunlar sonsuz dehşet görüntüleri, bir Alman suçunun görüntüleridir. Alexander Woronzow on yıllar sonra kamerasının objektifinden gördüklerini anlatırken şöyle diyordu: “Bu anılar üzerinde zamanın bir gücü yok.”

Aziz Cumhurbaşkanı Rivlin,

Evvelki gün birlikte Auschwitz kampının kapısından geçtik. Hiçbir yol benim için bu kadar zor olmamıştır. Ve hiçbir zaman bir dostumun yanımda yürümesinden bu kadar şükran duymamıştım.

Sovyet askerinin çektiği görüntüler gözümüzün önündeydi, kulaklarımızda sağ kurtulanların anlattıkları. Onlardan üçü bizimle birlikte Almanya’dan Auschwitz’e geldi ve bize nasıl kurtulduklarını anlattılar. Çocuk yaşta, anne ve babalarından koparılmış, tek başlarına ölümcül bir cehennemdeydiler. Auschwitz’te bir çocuğun terk edilmişliğini sadece bir anlığına tasavvur edenler, sağ kurtulan birinin bugün buraya geri dönmesinin ne anlama geldiğini belki anlayabilirler. Sayın Gardosch ve Sayın Taussig, bu yolda bize eşlik ettiğiniz ve bugün bizimle burada olduğunuz için hepimiz size, sağ kurtulanlara teşekkür ederiz!

Sayın Cumhurbaşkanı, birkaç gün önce Yad Vashem’de Almanya’nın temsilcisi olarak bana konuşma fırsatı verildiği ve yanınızda olabildiğim için, Auschwitz’te kurtarılışı andığımız ve Auschwitz’ten birlikte Berlin’e gelip Alman Parlamentosu’nda konuştuğumuz için size de teşekkür borçluyum.

İsrailli bir Cumhurbaşkanının bu acılı anma adımlarını bir Almanla birlikte atmasından, İsrailli bir Cumhurbaşkanının bu gün, Cumhuriyetimizin kalbinde, bu çatının altında konuşmasından derin bir şükran duymaktayım. Sevgili Reuven Rivlin, bunu bir lütuf olarak görüyorum! Bunun için ülkem adına size teşekkür ederim!

Burada bulunmanız ülkelerimiz arasındaki, Almanya ile İsrail arasındaki bağlılığın bir işaretidir. Bundan dolayı müteşekkirim. Fakat bunun ötesinde, bunu İsrail’in bize uzattığı ele layık olma yükümlülüğü olarak değerlendiriyorum. Barışma, bizim Almanlar olarak bekleyemeyeceğimiz ve hatta ümit etmememiz gereken bir bağışlamadır. Fakat buna layık olmak istiyoruz! Sayın Cumhurbaşkanı Rivlin: Unutmayacağız ve İsrail’in yanındayız!

Geçtiğimiz günlerde ve bugün Parlamento’da gerçekleştirdiğimiz anma etkinlikleri duygu yüklü anlardı, sadece benim için değil.

Çünkü biliyoruz ki, zamanın bizim üzerimizde ve anılarımız üzerinde belli bir gücü vardır. Bize düşen, buna karşı direnmektir. Bize düşen, bu anıyı ve bu anıdan kaynaklanan sorumluluğu her tür müdahaleye karşı savunmaktır. Cumhurbaşkanı ve Almanya Federal Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunun teminatı veriyorum.

Benim kuşağım Alexander Woronzow’un görüntüleriyle büyüdü. Onlar bizim yanımızdaydı. Bu görüntüleri bastırma arzusuyla, inkâr etme ve unutturma çabalarıyla karşı karşıya geldik. Fakat herşeye rağmen zamana direndiklerine şahit olduk.

Bize bu görüntülerin gösterdikleri, Elie Wiesel, Bronislaw Geremek, Jorge Semprun, Simone Veil, Arno Lustiger, Shimon Peres, Zoni Weisz, Daniil Granin, Ruth Klüger, Anita Lasker-Wallfisch ve Saul Friedländer gibi insanların burada Alman Parlamentosunda anlattıkları, bütün bunlar inkâr edilemez.

Onların tanıklığını bastırmak, unutmak, örtbas etmek veya küçümsemek kurbanlarla alay etmektir ve ülkemiz için geçmişinin bu kısmıyla kendi kimliğini de inkâr etmek anlamına gelmektedir.

Zira Shoa Almanya’nın geçmişinin ve kimliğinin parçasıdır. Seleflerim bu konudaki demokratik uzlaşmaya bu mekânda atıfta bulunmuşlardır.

Bu, on yıllarca süren, direnmelerle ve yenilgilerle bezenmiş uzun bir süreç olmuştur. Benim kuşağımdan birçok Alman kendi ülkeleriyle sadece bu yüzleşme sayesinde barışabilmişlerdir. Tarihi suçla yüzleşmenin günümüzde ülkemizin kimliğinin bir parçası olduğu, bu çatı altındaki demokratlar tarafından sorgulanmamaktadır.

20 yıl önce bu anma gününü hayata geçiren ve artık sorunun, anıp anmayacağımızdan ziyade, ne şekilde anacağımız olduğunu burada söyleyen Roman Herzog bunu kastediyordu.

“Bu geçmişin benimle ve benim hayatımla ne alakası var?” diye soran genç kuşak için günümüzde yeni anma şekilleri bulmak zorundayız.

Anne ve babaları, büyükanne ve büyükbabaları başka ülkelerden buraya gelmiş olan genç Almanlar için yeni yanıtlar vermek zorunda olacağız. ,Sizin geçmişiniz farklı, bizim geçmişiniz farklıʹ türünden olamaz ve olmamalı bu yanıtlar. Geçmişten aldığımız dersler her Almanın bilincinin parçası olabilir ve olmalıdır. Bugün ve burada hepimiz sorumluluk taşıyoruz!

Eğer anmamızın sadece kalıplaşmış bir ritüel haline gelmesini engellemek istiyorsak, kullandığımız sözcüklere dikkat etmeliyiz. Anma etkinliklerinin şekilciliğe eğilimi vardır. Bundan ötürü kullandığımız dille bu eğilime kapılmamalıyız. Shoa’nın anlaşılması zor olan boyutunu tekrarlamakla yetinmemeliyiz. Ölçüsüzlüğü ölçmek, tasavvur edilemeyeni tasavvur etmek, kaybolanın yasını tutmak istiyoruz. Bunu kurbanlar için yapmak istiyoruz: Avrupalı Yahudiler, Sintiler ve Romanlar, siyasi nedenlerle takip edilenler, eşcinseller, hastalar ve engelliler, sözde “asosyal” ve “profesyonel suçlu” olarak aşağılananlar için.

İşlenen bu suçları anlamak isteyenler Auschwitz kampının kapısına giden uzun yolları katetmeli. Rampaya giden tren rayları, tren tarifeleri, ölümün lojistiği Berlin’de, buranın sadece birkaç adım ötesindeki kurumlarda tasarlanmış.

Tüm bunlar çoğu buradan uzaklarda doğuda ve birçok Almanın adını henüz duymadığı yerlerde binden fazla kampta ve binlerce infaz yerinde uygulanmıştı: Paneriai ve Maly Trostenez, Mizocz ,Chelmno.

Bu suçların etkisinin orada günümüze kadar hissedildiğini bildiğimiz için tarihi sorumluluğumuzu komşularımıza karşı dillendirmeliyiz: Bunu yapanlar Almandı!

Aynı zamanda anmanın alet edilmesine de karşı koymalıyız. Tarih, siyasetin zoruyla yazılmaz, tarihçilerin özgür ve açık bir fikir alış verişine ihtiyacı vardır. Tarih silah olarak kullanılmamalıdır!

Nihayetinde, anlamak isteyenler, nasyonal sosyalist dünya görüşünün köklerini hatırlamalı: ırkçı düşünceyi, Yahudi düşmanlığını, ırkçı nefreti, Weimar Cumhuriyeti’nde kullanılan dilin ilkelleşmesini, mantığın yok edilmesini, şiddetin siyasi mücadele aracı olarak kullanılmaya başlanmasını, parlamentonun aşağılanmasını, hukuk devletinin ve demokrasinin yıkılmasını.

Anayasamızın ilk cümlesi, onu okuyabilen ve okumak isteyen herkese Auschwitz’de olan bitenleri anlatıyor. Özgürlükçü demokratik hukuk devleti ırkçı düşünme tarzının tam tersidir ve her bir insanın onurunu merkezinde konumlandırmaktadır. Bu nedenle anımsatmak ve kurbanların anısını canlı tutmak isteyen herkes, özgürlüğü ve hukuk devletini, sorgulandıkları zaman korumalıdır.

Birkaç yıl önce konuşmam burada sona erebilirdi.

Geçmişten çıkardığımız dersler ve beraberce sürdürmemiz gereken anma kültürü konusunda hemfikirdik.

Fakat korkarım ki, kendimizden bu kadar emin olmamız yanıltıcıydı.

Özellikle de İsrail’den gelen konuğumuzun karşısında inanarak şunu söyleyebilmek isterdim: Biz Almanlar anladık.

Ancak, nefretin ve kışkırtmaların yeniden yayıldığı ve nasyonal sosyalizmin bizde de söylemleri zehirlediği bir ortamda bunu nasıl söyleyebilirim?!

Kipa giymenin kişisel bir risk oluşturduğu veya eve tesisatçı gelmeden önce Yahudilerin menora şamdanını sakladıkları bir ortamda bunu nasıl söyleyebilirim?!

Sağcı bir teröristin Yom Kippur gününde Halle şehrinde iki insanı öldürdüğü ve sadece sinagogun kalın ahşap kapısı sayesinde Yahudi erkek, kadın ve çocukların kıyıma uğramasının engellendiği bir ortamda bunu nasıl söyleyebilirim?!

Belediyelerde, parlamentolarda veya gazetelerin yazı işlerinde demokrasi için sorumluluk üstlenen insanların saldırıya uğradıkları, belediyelerinde gönüllü görevler üstlenmeye cesaret edemedikleri bir ortamda bunu nasıl söyleyebilirim?!

Bu parlamentonun bir milletvekilinin ten rengi nedeniyle ölümle tehdit edildiği bir ortamda bunu nasıl söyleyebilirim?!

Hayır, ben Almanların geçmişi inkâr ettiğinden endişe duymuyorum. Artık, geçmişi şimdiki zamandan daha iyi anladığımızdan endişeliyim.

Geçmişteki kötü ruhların zamanla yok olacağını zannediyorduk. Ancak onlar bugün farklı giysilerle yeniden ortaya çıkıyorlar. Hatta, ırkçı, otoriter fikrilerini birer vizyon gibi, günümüzün çözümsüz sorunlarına daha iyi birer yanıt gibi gösteriyorlar.

Korkarım ki buna yeterince hazırlıklı değildik. Ancak zaman bizi bu şekilde sınıyor ve bu sınavı başarıyla geçmeliyiz! Geçmiş karşısındaki sorumluluğumuza, kurbanlara ve sağ kurtulanlara bunu borçluyuz!

Primo Levi şöyle demiştir: “Oldu, demek ki tekrar olabilir.”

Sağ kurtulan biri olarak onun için bu sade cümle “söylenmesi gerekenin özüydü”. Bu cümle bizim için sadece teori veya bugünkü gibi anma törenlerinde kullanılacak bir formül değildir. Levi’nin sözü, uzak bir gelecekte değil, şu anki ve buradaki sınavımızdır. Bu nedenle nokta konulmamalı! Bu nedenle de, Sayın Cumhurbaşkanı, bugün Auschwitz’in kurtarılışından 75 yıl sonra, olanları unutmayacağız diyorum! Ancak nelerin olabileceğini de unutmayacağız!

Ülkemizin büyük çoğunluğunun demokrasinin yanında olduğuna kesinlikle inanıyorum ve ülkemizde büyük çoğunluk sorumluluğumuzun bilincindedir. Bu sorumluluğu kabul edelim! Günümüzdeki eskiden kalan kötü ruhlara karşı ayağa kalkalım!

Yahudi düşmanlığına, ırkçı nefrete ve milliyetçi fanatizme karşı mücadele edelim! Otoriterliğin çekimine kapılmayalım! Argümanlarla tartışalım, nefretle değil!

Avrupa’da iyi komşular olarak yaşayalım ve hareket edelim!

Cumhurbaşkanı Rivlin, İsrail’e ve dünyaya, ülkemizin bu yeni güvene layık olduğunu göstermek istiyoruz! Anılar, olabileceklerin bir daha olmaması için bize bu görevi yüklemektedir.

Sayfa başına dön